Türkiye, binlerce yıllık uygarlıkların mirasına ev sahipliği yapıyor. Göbeklitepe’den Efes’e, Kapadokya’dan Ani Harabeleri’ne kadar dünyada eşi benzeri olmayan bir kültürel zenginliğe sahibiz. Ancak bu potansiyele rağmen kültür turizminde beklenen başarıyı gösteremiyoruz. Peki neden?
Asıl sorun, kültür turizminin stratejik bir ana ürün olarak değil, yan unsur olarak görülmesinde yatıyor. Deniz-kum-güneş üçlüsüne odaklanan kitle turizmi gelir açısından kısa vadede cazip olduğundan, kültürel değerlerimiz hak ettiği ilgiyi bulamıyor. Bunun yanında altyapı eksiklikleri, yerel halkın sürece yeterince dahil edilememesi ve koruma bilincinin zayıflığı kültür turizmini zorluyor.
Ancak en kritik eksiklik tanıtım tarafında. Türkiye’nin tanıtımı çoğu zaman dağınık, birbirinden kopuk ve sadece belli bölgelerle sınırlı kalıyor. Oysa tek sesli, güçlü bir marka hikâyesi yaratıldığında işler değişebilir. İtalya nasıl “Roma”nın ötesinde bir yaşam tarzını pazarlıyorsa, biz de “Medeniyetlerin Kalbi Türkiye” gibi evrensel bir üst kimlik etrafında tüm değerlerimizi dünyaya anlatabiliriz.
Tanıtım doğru yapılırsa, talep artar; talep arttığında ise yerel yönetim ve işletmeler bu ilgiyi karşılamak zorunda kalır. Böylece zincirleme bir etkiyle hem altyapı gelişir hem de kültürel mirasımız sürdürülebilir şekilde korunarak turizme kazandırılır.
Türkiye’nin kültür turizminde hak ettiği yeri alması için öncelikle dünyaya doğru bir hikâye anlatmamız gerekiyor. Çünkü geçmişi güçlü olan ülkeler, geleceği de turizmde en parlak olan ülkelerdir.















